22 Eylül 2013 Pazar

AŞI

şimdi çocuk olsaydım da
sol kolumu sıyırsaydı hemşire abla
'acımıycak korkma' der demez
varsın canımı yaksaydı damarlarıma nüfuz eden sıvı

kolumun üst tarafında tatlı bir ağrı
vücudumda hafif bir ateş olsaydı
yanaklarım kızaraydı az biraz
okuldan annem alaydı beni
ya da abim kolumu acıtasıya atsaydı elini omzuma
eve gitseydik

yarın tatil olsaydı
sıcak sobanın başında ekmeğimize sanayağ sürseydik
açık çay içseydik

taş devri ,heidi ,arı maya izleseydik
sonra bir anda bir hışımla dövüşseydik

sandalyelerden araba yapsaydık
iskambil kağıtlarından kat çıksaydık

şimdi çocuk olsaydım da
hani en büyük korkumuzdu ya;
iki kolumuza da yapsalardı aşıyı.

takvimler 80'lerin başı olsaydı
ihtilal olmuş ,özal gelmiş
ekmek,yağ kuyruğu bitmiş
birileri acılar çekiyor oysa, biz bilmeseydik

çocuk olsaydım şimdi
öğretmenin gözdesi,çalışkan öğrenci
evde kucaklardan inmeyen evin küçüğü
mahallede 'ne terbiyeli çocuk bu'
olsaydım

sanırdım ki büyük acı aşı
vursalar hergün
canım yanmaz şimdi
aşı

aşı
sağlıklı yetişkinliğin ilk şartı

kabakulak ,çiçek filan olmadım ama
hiçbir acımın önüne geçemedi
aşı.

04.01.2011 22:54 aydinlikta

"Bizim" AKM

çinde, büyük salonda tiyatro oyunu izlediniz mi?
opera, bale izlediniz mi?
senfoni orkestrası konseri dinlediniz mi?

bunları yapmadınızsa bir duygu beslememenizin normal olduğu bina.

ancak ben en güzel oyunları orada, büyük salonda izledim.
hayatımda ilk kez opera izledim o binada. öğrenciyken haftada bir uğradığım, işe başlayınca iş arkadaşlarımı motive edip topluca götürdüğümdü.
erişilebilir bir yerdi sonra. çat kapı gidip gişe açıksa bilet varsa alıp oyunu izleyebiliyordun. şehrin göbeği.

ülkemizin ilk kültür merkezi olduğunu sanıyorum. inşaatının yüklenici müteahhitlerinden biri rahmetli babamdı dahası. kendisi köyden kente gelip istanbul'un inşaasında önemli bir rol üstlenmiş.
uyduruk apartmanlar değil, özel projelerdi bunlar;
akm, radyoevi, sirkeci garı. hepsi ailemizin de belleğinde çeşitli anılarla.
ben babamı kaybettikten sonra öğrenmiştim akm'yi mesela. ondan sonra daha da anlamlı oldu benim için.

halen ikinci üniversite olarak arkeoloji bölümünde okuyorum.
kültürel mirasımız olan binaların, şekilleri çirkin de olsa şehrin belleği olduğunu düşünüyorum.
bunu öğreniyorum ayrıca.
restorasyon yapılabilir, kurtarılamaz diyorsan restütisyon ve rekontrüksiyon yapılabilir.

roma'ya gittiğimde rehberimiz otobüsle tura giderken
-binalara bakın! demişti.
baktık, nedir diye sorduk.
-ikinci dünya savaşında bu binaların hepsi bombalarla yıkıldı, dikkat edin ikinci kattan sonraları farklıdır biraz.
dedi.
evet, binaların ikinci katından sonrasi sonradan ama bir örnek ve aslına en yakın şekilde inşa edilmiş.

hükümet, devlet neyse artık, görevi ve sorumluluğu über modern şehirler yapmak değil, elindeki mirası geleceğe taşımak için çalışmalar üretmektir. çünkü hükümet geçici, şehirler kalıcıdır.

aksi yerden bakarsak,
roma'daki kolezyum da harabe,
ispanya'da ki sagra de familia berbat görünüyor,
kabe'yi şöyle cam metal karışımı yapsak,
topkapı sarayı'nın dışını giydirsek...

oluyor mu? olmuyor değil mi?
akm de bu kentin miraslarından biri. bir biçimde ayakta kalırsa 200 yıl sonra o da anıt olacak işte.

o nedenle,
-ben de direnişçiyim ama çok çhirkin yeah! demek meseleyi kaba etinden bile anlamamaktır.

nokta.

14.06.2013 15:47 aydinlikta

çocukluk travmaları

lkokul birinci sınıftaydım.
o gün son dersteyiz. ablam bana bir kurşun-kırmızı kalem hediye etmişti. ama böyle dışı renkli, çizgili havalı bişey.
derste ne yaptıysam düşürdüm yere. ve kalem buharlaştı.
dörtgöz dilek var arkada ona soruyorum, yok. (o zaman öyle denirdi, denyoluk. şimdi ben de dörtgözüm) yanımdaki ayşegül'ü azarlıyorum yok. bir küme alarma geçtik kalemi arıyoruz ders akıyor bir taraftan. yok oğlu yok. umutlarımın tükendiği sırada ders de bitiyor ve o titrek kalem arama sesim baya gözyaşılı dövünmeli ağlamaya dönüşüyor. tüm veliler beni çembere almış bu ayini izliyorlar.
öğretmenim diyor "sana yeni kalem alayım" , yok.
bir veli diyor "al ahmet'in kalemini vereyim" , yok.
iki sınıf üstte okuyan abim zavallı yanıma gelmiş. ben böğürüyorum o yanımda çaresizce dikiliyor.

zor bela ikna ettiler beni eve doğru yollandık. yıllarca gözüm hep o kayıp kalemde kaldı.
ilk,orta, lise, üniversite tüm müfredat bitti. benim o kanlı gözyaşlarımı gördüğü halde kalemimi çantasına atmış sinsi sinsi evine giden şerefsize olan kinim hiç bitmedi. kimdi? kalem neydi?

ayrıca; sen kuş muydun, uçtun mu? ne acaip bi kalemdin arkadaş!

20.01.2013 23:47 ~ 23:52 aydinlikta

otel odası

yalnızlığın adıdır.

kendi kendine konuşturur insanı.
odayla bütünleşmeye çalışırken..

kumanda tuvalet aynasının mı, komodinin mi , televizyonun mu üstünde ?

minibar nerede ? televizyon altındaki dolap içinde mi yoksa gardrobun yanındaki küçük kapıdan girince mi?

acaba gardrobun içinde havlu terlik var mıdır ?

banyoda bornoz asılı mıdır ?

bu pencere açılıyor mudur ?

odaya kettle koymuşlar mıdır ? kettle 'ın yanındaki 0.5 lik sular bedava mıdır?

şu yatak örtüsünü çeksem kolaylıkla çıkar mı?

yastıklar kuş tüyü müdür ?

ayağımı bastım ama halı temiz midir ?

suyu kolay ayarlayabilecek miyim küvete girince ?

sabah kahvaltı kaça kadardır ?

oda servisinden türk kahvesi istesem gelene kadar soğur mu?
.....

bu soruların önemli bir kısmını sorarsın kendine mırıl mırıl.

yerleşme harekatı bittikten sonra eline kumanda,
sigara içiyorsan yan komodinine sigara, küllük ,
su
alırsın.

televizyonu açarsın.

odadan sürekli tıkırtılar gelir.
ara ara koridordan turist sesleri duyulur.
işgüzar bir otel yöneticisi meyve sepeti yollar bazen
kapı tıkırdar ' kim o ?' 'oda servisii'

izlediğin hiç bir şey tad vermez.
gelen meyvenin şarabın yüzüne bakmazsın.

bir ara, -varsa eğer- balkona çıkarsın.
hava alırsın.

ama yalnızsın işte.

evdeki yalnızlıktan çok daha koyudur otel yalnızlığı .

kendini sokağa atılmış bir kedi gibi görür , içlenirsin.

herkes evdedir.
çay içiyorlardır şimdi.
kahkahaları duyluyordur alt kattan.

sen yalnızsın.

saatler uzar.
bir kaç saat uyku şansın vardır. bazen sadece bu uyku için oteldesindir.

ancak gözler çok zor kapanır.

sabah daha bir yorgun uyanılır.

otel yalnızlığı, çok dokunaklıdır...

25.06.2011 00:21 ~ 00:23 aydinlikta

ilhan irem

dün gece kuruçeşme arena'da ilk defa canlısını izlediğim sanatkar.

bi kere şunu kabul edelim,
-ben değilim
-anlasana
-yazık oldu yarınlara
-işte hayat
-konuşamıyorum
-boşver arkadaş

bunlar kült. yani türk hafif müziği dendiği vakit, best of çıkacağı vakit anılması gereken eserler.

ancak seksenlerin ortalarından itibaren (yani ilhan irem'in takvimine göre, ışık ve sevgi çağı başlangıcı) ilhan irem' in kendi felsefesi ve soundunu arayış ve buluşuyla dinleyiciden koptuğunu düşünüyor ve bu anlamda öfkeleniyorum da kendisine.
dün alıcı kulakla tekrar dinledim o eserleri. sürgün gibi masallarda muazzam bir şarkı, ancak koronolojik olarak ondan sonra üretilmiş olan eserleri ne yazık ki kendisinin de bilinçli bir tercihle işaret ettiği gibi başka bir kozmik alana hitap ediyor.
zaten bu konser için sahne ve led ekran prodüksiyonları hep kozmik bir konsept çerçevesinde hazırlanmıştı.

ancak işte biz hafif faniler, türk hafif müziği sevdiğimizden kelli, boşver arkadaş şarkısı başlayınca, salya akıta akıta el çırpa dövüne eğlendik akşam.

sanatçı kimliği ve ne olursa olsun üretkenliği ve duruşuyle kesinlikle saygıyı hakediyor.
zira ilkokul fişi kahramanı isimli popçularla kıyaslamak bile büyük haksızlık olur üstada.
tükenmekte olan ve yaşlandıkça içimizi cız ettiren bir kuşağın değerli bir üyesidir.
çocukluğumdur her şeyden evvel ilhan irem.
uzun yıllar ışık ve sevgiyle yaşamasını dilediğimdir.

24.09.2012 00:14 ~ 19:18 aydinlikta

"kadın"

doğumundan itibaren üzerinde bir lanet dolaşan...

-neyi oldu?
+kız.
-e olsun daha gençler yine olur.

benim bildiğim bu topraklarda erkek evlat yakalanana kadar doğurdu analar.

ancak erkek evlat doğduğu gün silahlar atıldı göklere doğru.

kız.
eksik etek noksan akıl.
kendisinden toplumun bi sürü bi sürü beklentisi olan.
annesine yardım eden, babasının çoraplarını çeken, kardeşlerine mukayyet olan, ergenliğe doğru çeyizler düzen,
ağırbaşlı olan, fazla gülmeyen, erkeklere bakmayan, kafası önüde okuluna gidip gelen.
çabuk olgunlaşmak zorunda olan. abisine ablalık yapan.

birisi çelse aklını. sevgiye dursa binbir felaket senaryosu ile aklı karıştırılan.
erkeklere güvenme!

kendini korumak zorunda olan. zarının etrafını başka bir çeperle örmek zorunda olan.

zırhlarını yavaş yavaş indirdiğinde artık makus talih mi yoksa şartlandığı olumsuzlukların hayat geçmesi midir bilinmez
erkeklere güvenmemesi gerektiğini idrak eden...

ailesi okumasına izin verdi. öğretmen filan olsun bari. tam kadın işi.

kadın...
başarılı olsa da çoğu kez bunu perdelemek zorunda olan.
erkeğini ezmemesi gereken.

kadın...
ültimatomların hedef tahtası.
çok gülme kötü kadın derler.
hava karardığında evde ol.
göster ama elletme.
evlenmeden verme.

vermezsen geri kafalı ,soğuk.
verirsen orospu
derler.
belediyeden imzalı kağıt getirmedikçe hiç bir ilişkisinin meşruiyeti yok.
ben bunun karısıyım diyemedikçe etrafında uğuldayan mırıltıların bitmediği

buldu birini evlendi.
ya da diyelim münasip bir kısmetle evlendirildi.
kadın ; yuvayı yapma misyonu olan. aldatılsa da başa geleni çeken.
çocuklarının başında oturan.

kadın...
namusunun koruyucusu bi erkekler erkekler var etrafında daima.
babası
kardeşi
abisi
üst komşunun oğlu erol
bakkal hasan amca
kuzen erhan
iş arkadaşı murat
kocası adem
kayınbiraderi hakan

kadın...
doksanlı yıllardan itibaren iş hayatına katılmasıyla ayakları daha sağlam basarken omurgasına ağır yükler altında olan.
erkeklerin dünyasında var olmaya çalışırken tırnakları kırılıp kasları güçlenen.

ne var ki hala yemeği yapan
evi toplayan
çocuğun ödevlerini yapan
ütü yapan

hem içeride hem dışarıda
her cephede savaşa mecbur edilen.

yorulan , yorulan...

i11.06.2011 00:27 aydinlikta

düzgün erkeklerin hepsinin kapılmış olması

hayatımda hiç düzgün erkek sevemediğim için benim hesaplarımı şaşırtmayan durum.

bazen bir yerlerde gezmekte, yemekte filan denk geliyorum bu tiplerle.
mavi, kolları yakası ütülü gömleği, toprak rengi pantalonu, camel pabuçları, traşlı yüzü, taranmış saçları, tertemiz arabası, muhteşem diksiyonu ve zarif sesiyle ile adeta kont olan bu arkadaşımızın yanında hanım hanımcık, saçları düzgün balyajlı, üzerinde efil efil elbisesi, ince parmakları ve sesiyle oturan düşes bir hemcinsimi görünce derin bir oh çekiyorum.

şimdi bunlar ne konuşuyorlardır? oğlan terfi almıştır. maaşı artmış olabilir. belki şirket yurtdışına gönderecek. şirketin berlin'deki regional manager'ı çağırmıştır belki de kim bilir. kız bir kolejde rehberlik hocası. şirin miniklerden sözediyor.
sonra yeni çıkan dvd'ler meselesi var. şirince çok şirin. olympos ne kadar haşin!

hesap geliyor. oğlan luis vuitton cüzdanını çıkarıyor. özenle yerleştirilmiş kartların arasından birini çıkarıyor. bir de 20'lik bahşiş için.

kız cüzdandan hallice çantasını kucağında topluyor.
arabaya yürüyorlar.
arkalarından bakıyorum.
ı-ıh olamazdı. ne bu çocuk bana tahammül ederdi.
ne ben bu durağanlıkta kanser olmayıp ölüp gitmezdim.

düşünsene çocuk eve bırakacak. 3 dakika sonra arayacak merdivenden sağl salim çıkmış mı? sonra sabah günaydın mesajı. haftasonu brunch havuz.
akşamına sortie vs.

o kadar ezber ki.
bize böyle yarın arar mı bilemediğimiz tipler gider. bunu da bir ara tasvir ederim.

28.07.2013 02:06 aydinlikta